İSLAM VE DEMOKRASİ ÜZERİNEYrd. Doç. Dr. Yüksel MACİTİnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesiİslam Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi yuksel.macit@inonu.edu.tr
Özet
Demokrasi halkın kendini yönetmesidir. İslam dindir. İslam’ın hukukî hükümleri vardır, fakat bir rejim, yönetim şekli ortaya koymamıştır. Allah Kur’an’da şûra’yı tavsiye eder. Şûra’da seçim vardır. İslam Peygamberi Hz. Muhammed, halife tayin etmemiştir. Dört halife, dönemin şartları içinde seçimle iş başına gelmiştir. Hilafet çekirdeği itibariyle demokratiktir.
Anahtar Kelimeler: İslam, şûra, seçim, demokrasi, idare, kamu hakları, kamu yararı, teşri’
Abstract
On Islam and Democracy
Democracy means that the people govern themselves. Islam is religion. İslam has law decisions, but did not appoint system of goverment. Allah in the Quran recommends the consultation. There is an election in the consulation. Muhammed, The Prophet of Islam, did’int appoint the caliph. The Four Caliphs in conditionsof their times came in power with election.Caliphateat the core is democratic government.
Key Words: Islam, consultation, election, democracy, government, civil rights, common good, legislate.
Giriş
Geçmişte (1990) İslam hukukunda temel meselelere hukuk sosyolojisinin değişim perspektifiyle bakıp yayınladığımız bir eserde, İslam’ın bir rejim ortaya koymadığını, ancak şûra gibi genel ilkeler vazettiğini; şûra’da çoğunluğun kararı uygulanacağına göre sistemleştiğinde bunun bir nevi demokrasi olacağını, dört halifenin dönemin şartları içinde şûra’ya dayalı seçimle iş başına geldiğini, dolayısıyla “hilafetin çekirdeği itibariyle demokratik olduğunu” belirtmiştik. Ayrıca demokrasi tabiri Batıdan geçti diye ondan istinkâf etmenin çok anlamlı olmadığını, zira cumhuriyet kelimesinin de köken itibariyle Arapça olduğunu, bu bağlamda Allah’ın mutlak hâkimiyeti ile siyasal manada millet hâkimiyetinin birbirine karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştık.[1] Keza aynı eserde şu hususa da dikkat çekmiştik: “Halka rağmen hiçbir sistem bugün ayakta duramaz.” “Baskıcı bir sistemi din dahi ayakta tutamaz.”[2] Bunları yazdığımız dönemde İslam ve demokrasi ilişkisi konusuna olan ilgi çok değildi, fakat daha sonra ülkemizde bazı sebeplerle konjonktür hızlı gelişti, İslam ve demokrasi konusunda makaleler yazıldı, Diyanet’in yaptığı (1998) dâhil bu hususta bilimsel toplantılar yapıldı, ilgili konuşmalar yayınlandı,[3] bazı dergiler İslam ve Demokrasi başlıklı özel sayılar çıkardı.[4] Zira İslam ve demokrasi konusunda çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır, bunun elzem olduğunu söyleyen ilahiyatçılar da vardır.[5] İslam ve demokrasinin özde uzlaşabileceğini savunan Müslüman düşünürler olduğu gibi, demokrasiyi İslam’a aykırı gören Müslüman düşünürler de vardır. Rejim tercihinde bulunmayan Müslüman düşünürlerin olduğu da belirtilmelidir.[6] Millet rahat ise rejim şirindir. Ancak konuya ilgi de gerekir.
Nitekim bugünlerde İslam ve demokrasi konusunun tekrar gündeme geldiği görülmektedir. Bu cümleden olarak biz de daha önce bahsi geçen eserde birkaç sayfa olarak ele aldığımız “İslam ve Demokrasi”[7] üzerine daha geniş ve daha müdellel olarak bir makale yazmanın faydalı olabileceğini düşündük. Konuyu üç bölümde ele alacağız.
I. Demokrasi Hakkında Genel Bilgi
Demokrasi, demos (halk) ve kratos (güç, otorite, egemenlik) kelimelerinin birleşmesinden oluşur ve halkın idaresi, yönetimi anlamına gelir.[8] Bu idare, ya doğrudan olur veya temsilciler vasıtasıyla olur. Doğrudan demokrasi sadece Atina’da değil, İlk ve Ortaçağ şehir devletlerinin birçoğunda görülmüştür. Nakledildiğine göre Eflatun, demokrasinin anarşiye dönüştüğünü; fakir çoğunluğun zenginleri alt ettiklerini, yargıçların halk üzerinde, ihtiyarların gençler üzerinde yetkilerini yitirdiklerini, kölelerin efendilerinin, kadınların kocalarının denetiminden çıktıklarını iddia eder.[9] Aristoteles de, dönemindeki demokrasi, kur’a ile vasıfsız kişileri işbaşına getirdiği için onu beğenmez.[10] Ancak daha sonra temsilî demokraside bu sorun aşılmıştır. Gerçi doğrudan demokrasiyi benimseyen eski Yunanlılar, temsilcilerin seçilmesini demokratik değil, aristokratik bir hile olarak değerlendirseler de,[11] nüfusu kalabalık devletlerde doğrudan demokrasi çok zor gerçekleşir. Ayrıca halk örgütlenerek bilinçlenip, onlara hizmet edecek ehil kişileri temsilci/vekil seçerse, kendileri için de seçilme yollarını kolaylaştırabilirse aristokrasiye hizmet etmekten kurtulabilirler. Kur’an’da da, “Allah emaneti ehline (layık olana) vermenizi emreder”[12] diye buyrulur. Ayetin iniş sebebi özel olsa da hükmü umumidir. Yeri geldiği için zikrettik ama bu ayet gelecek bölüm için de referans olabilir.
II. İslam’ın Temel Kaynaklarında Demokrasiye Kapı Aralayan Hususlar
İslam dini inanç gibi, ahlak ve hukuk ilkelerine de sahiptir, ancak açıktan herhangi bir rejim önermez; Kur’an’da yönetim şeklini doğrudan belirleyen bir ayet yoktur, Hz. Muhammed ise kendinden sonrası için halife tayin etmemiştir, insanların yönetimini kendilerine bırakmıştır. Müslümanlar bu konuda İslam’ın şûra gibi genel ilkelerinden bir sonuç çıkarabilirler veya maslahata/kamu yararına uygun bir sistemi benimseyebilirler. İslam hukuk usulü kitaplarında belirtildiği üzere İslam’da teşriden/yasamadan amaç, insanların maslahatını gerçekleştirmektir.[13]
İslam’da işlerin idaresi konusunda Allah, Kur’an’da genel ilkeler koyar: “Müslümanların işleri aralarında şûra iledir.”[14] Allah, Hz. Muhammed için de, “Müslümanlarla istişare et”[15] buyurur. Hz. Muhammed de bir devlet başkanı, bir komutan olarak, savaş gibi dünyevî önemli meselelerde Müslümanlarla istişare eder ve bazen kendi başka görüşte olmakla birlikte çoğunluğun kararına uyar.[16] Durum böyle olunca bu davranış, diğer Müslümanlar için de örnek teşkil eder. Bu açıdan Müslüman milletin devlet başkanını şûra ile seçmesi uygun olur. Şûra’da çoğunluğun kararına uymak işin tabiatındandır.
Hz. Muhammed (sav), çok meşhur olmasa da devlet başkanının şûra ile seçilmesine ışık tutacak bir hadisinde şöyle buyurur: “Bu ümmetten birini ‘meşveretsiz’ halife tayin etmek isteseydim İbn Ümmi Abd’i halife tayin etmek isterdim.”[17] Hz. Muhammed yine şöyle buyurur: “Çoğunluktan ayrılmayınız.”[18] Bu hadis, fıkıh usulü kitaplarında icma konusunda delil olarak kullanılır,[19] siyasal alana tatbik edildiğinde seçimde çoğunluğun kararının esas alınacağını ima eder. Nitekim icmanın dinî yönü de olduğu için onun siyasî olarak icat edildiğini iddia etmesi bir genelleme hatası olsa da Nazzam (ö.231/846), “Sahabe reisler edinilsinler diye insanları icmaya tabi olmaya çağırdılar ve icmayı kararlaştırarak serbestçe görüşlerini ona isnat ettiler”[20] demektedir. İlgili kaynakta Nazzam’dan buna örnek nakledilmemiştir. Ancak Ebu Bekir’in halife seçilmesi, Serahsî’nin (ö.490/1097) Usul’ü gibi bazı fıkıh usulü kitaplarında icmaya örnek olarak gösterilmektedir.[21] Halife seçimi siyasî bir konudur. Diğer taraftan, İslam hukukunda el-hükmü li’l-ekser (hüküm çoğunluğa göredir) kaidesi vardır. Hukukta hüküm ekseriyete göre oluyor da, temelde hukuka uygun olması gereken siyasal sistemde karar neden çoğunluğa dayanmasın? Bunlar çoğunluğun az olana tahakkümü anlamına gelmez, çünkü Allah adaleti emreder. Çoğunluğun azınlığı ezmemesi için Batıda liberal demokrasi kavramı geliştirilmiştir. Ancak onda da bazı eksiklikler olabilir, sistem içinde eksiklikler giderilir. Demokrasi de gelişecektir.
Bu duruma göre devlet başkanının seçimle ve halkın çoğunluğunun kararı ile işbaşına gelmesi gerekir. Geçmişte İbn Haldun’un (ö.809/1406) Mukaddime’de belirttiği üzere devlet başkanının Kureyş’ten olmasını şart gören veya onu tevil ederek kabul eden ve Ebu Bekir’in Ömer’i halife seçmesine (istihlaf) kıyasla Emeviler döneminde babadan oğula geçen veliaht usulünü meşru sayan İslam alimleri olsa da,[22] akılcı bir ekol olarak kabul edilen Mutezilenin çoğunluğuna göre halifenin Kureyş kabilesinden olması şart değildir, devlet başkanı halkın seçimi ile belirlenir.[23] Dört halife seçimle, o günkü şartlarda el ile biat edilerek seçilmiştir.[24]
Biraz daha ayrıntıya inersek Dört halifenin seçimi şöyle olmuştur: Hz. Muhammed vefat edince Medineli Müslüman Evs ve Hazrec kabilelerinin ileri gelenleri devlet başkanı seçmek için bir evde, Benu Saide Sakifesi’nde toplanırlar, toplantıyı haber alan Ebu Bekir, Ömer ve Kureyş’ten birkaç kişi daha oraya gider. Orada uzun tartışmalardan sonra Ömer’in teklifi ve biati üzerine, oradakilerin de biat etmesiyle Ebu Bekir halife seçilir, sonra Ebu Bekir halktan biat alır, az da olsa ona biat etmeyenler olur. Ebu Bekir hastalanınca yanındaki ileri gelen Müslümanlara da danışarak Ömer’i halife seçer, ancak Ömer de yine halktan biat alır. Ömer kendinden sonra halife seçimini Müslümanların ileri gelenlerinden, başkanını da belirlediği altı kişilik şûra’ya havale eder, onlar başkanın da tercihiyle aralarından Osman’ı halife seçerler, sonra Osman halktan biat alır. Osman şehit edilince, ileri gelenlerin ve halkın büyük çoğunluğu Ali’ye biat eder.[25]
Halife seçiminde taraflar ve taraftarlar vardı, ancak bunlar partiler şeklinde teşkilatlanmış değildiler. Emeviler ile hilafet saltanata dönünce,[26] seçim yapılmadı, devlet başkanı babadan oğula geçti, halktan zorla biat alındı, biat etmeyen muhaliflere asi muamelesi yapıldı. Hilafetin önü bu şekilde Emevi saltanatıyla kesilmeseydi, seçimde taraflar zamanla partileşecek, muhalefet kurumlaşacak, parlamenter sistem veya başkanlık sistemi[27] İslam dünyasında çok daha önce kurulacaktı, fakat bu olmadı, geri kalındı.[28] Sultanlar halife ismini alsalar da bu sembolikti.
Abbasiler döneminde yazılan ve İslam’da genel anlamda idareyi anlatan el-Ahkâmu’s-Sultaniyye adlı eserlerde devlet başkanı seçimine sözleşme (Akdu’l-İmame), devlet başkanını seçmesi gereken kişilere ise Ehl-i hall ve akd ve Ehl-i ihtiyar denmiştir.[29] Ancak Abbasi saltanatı da babadan oğula veya yakınlar arasında veliaht usulü ile devam etmiştir. Abbasilerin son zayıf dönemlerinde Büveyhi ve Selçuklu sultanları Bağdat’ta halifeleri değiştirirken bir nevi Ehl-i hall ve akd olarak bazen ulemaya da danışmışlardır.[30] Ancak bu konuda kurumsallaşma olmamıştır. Ehl-i hall ve akd, devlet başkanını seçen ve görevden alan kişiler demektir.
III. İslam Hukuk (Fıkıh) Literatüründe Konuya Işık Tutacak Bazı Değerlendirmeler
“İslam ve demokrasi” konusuna temel olabilecek bazı değerlendirmeler İslam hukuk tarihinde yok değildir. Bu bağlamda, Mâlikî hukukçu Şihabuddin Ebu’l-Abbas Ahmed b. İdris el-Mısrî el-Karafî’nin (ö.684/1285) el-İhkâm fî Temyizi’l-Fetava ani’l-Ahkâm ve Tasarrufati’l-Kadî ve’l-İmam (Tah. A.Ebu Gudde, Haleb 1967) adlı eserinin 86-109 sayfaları arasında, 25. Soru başlığı altında, Hz. Muhammed’in tasarruflarına ilişkin yaptığı tasnif önemlidir. Onun tasnifine göre Hz. Muhammed’in tasarrufları risalet, nübüvvet, fetva, kaza ve devlet başkanlığı sıfatı ile yaptığı tasarruflar olarak beş kısma ayrılır. Ancak Karafî’nin verdiği örnekler Hz. Muhammed’in daha çok fetva, kaza ve devlet başkanı olarak yaptığı tasarruflarla ilgilidir. Bunlara Karafî’den önce Ebu Yusuf (ö.182/798), Ebu Ubeyd (ö.224/839) ve İbn Rüşd (ö.595/1199) gibi İslam hukukçuları kısmen atıfta bulunmuştur.[31] Bu tasarruflar üzerine bazı tartışmalar Peygamberin ölümünden hemen sonra başlamıştır. Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac’da, Ebu Bekir ve Ömer, ganimetten özel hisseyi üçe böldü, Peygamberin ve akrabanın payını düşürdü, Ali de onlar gibi üçe böldü der.[32] Ebu Ubeyd bunun sebebini de açıklar; naklettiği rivayetlere göre Peygamber, ganimetin beşte birinin (humus) Allah ve Resulüne ve onun yakınlarına olduğunu ifade eden ayetin (Enfal, 41) gereği olarak beşte birden akrabası Benu Haşim ve Benu Muttalib’e pay (sehim) ayırıyordu. Ancak Peygamber vefat edince, insanlar bu sehim, Peygamberin yakınları için mi, yoksa o devlet başkanı olduğu için bu hak halifenin akrabası için mi? diye ihtilaf ettiler. Ebu Bekir ve Ömer bu sehmi savaşta yer alan at için ve Allah yolunda sayılanlar için tahsis etti, onların hilafeti zamanında durum böyle idi, Ali aynı görüşte olmamakla birlikte onların uygulamasını devam ettirdi.[33]
Geçmişte bunlar olmuştur, ancak Karafî, Hz. Muhammed’in tasarruflarını sistematik bir şekilde bir araya getirerek tasnif edip aralarındaki farkları özel olarak belirtmiştir. Burada bu farkları nakletmemiz faydalı olabilir. Karafî bu hususta şöyle demektedir:
“Peygamberin (sav) devlet başkanlığı (İmamet) sıfatı ile tasarruflarına gelince, devlet başkanlığı nübüvvet, risalet, fetva ve kaza üzerine ilave (zait) bir vasıftır. Çünkü devlet başkanı (İmam), halk hakkında genel siyasetin, maslahatların zaptının, zararların def’inin, canilerin cezalandırılmasının, isyancıların öldürülmesinin, insanların beldelere iskânının vb. şeylerin kendisine bırakıldığı kimsedir. Bu ne fetva, ne kaza, ne risalet ve ne de nübüvvet manasına dâhildir. Çünkü fetva, deliller gereğince Allah’ın hükmünden sadece haber verme ile gerçekleşir; kaza (yargı), genel siyaset ile değil, davaları halletme ile gerçekleşir. Özellikle infaza gücü olmayan hakim, despot (cebbar) meliklere karşı gücü zayıf hakim gibidir, despot krala karşı içinden bağlayıcı hüküm verir, fakat zor olduğu için onu infaz etmek hatırına gelmez. Hakim, hakim olması açısından ancak hüküm verme (inşa) yetkisine sahiptir, uygulama (tenfiz) kuvveti onun hakim olması üstünde bir şeydir. Tenfiz görevi kendisine verilen kimsenin yetkisi (velayeti) yüksektir. Devlet başkanlığının hakikati olan umumi saltanat, hüküm olması yönüyle hakimin hükmünden farklıdır. Genel idarenin kendisine bırakılmadığı devlet başkanı makul değildir, ancak mecazen ona devlet başkanı denir. Burada sözü edilen hakikatlerdir. Risalete, sadece Allah Teala’dan tebliğ dahil olur. Bu mana genel siyasetin peygambere bırakılmasını gerektirmez. Çünkü Allah’ın asırlar içinde nice peygamberleri vardır ki Rabbani risaletler ile gönderilmişlerdir ve genel idareye bakmakla emrolunmaksızın onlardan sadece halka karşı delil olması için tebliğ istenmiştir.” [34]
Karafî, bu farkların önemli olduğunu belirtir. Doğrudur. Zira birçok insan genelde Hz. Muhammed’in tasarruflarını risaletin/peygamberliğin gereği görmektedir, halbuki yukarıda belirtildiği üzere onun devlet başkanı sıfatıyla yaptığı işler de vardır ve onlar daha sonraki devlet başkanlarının inisiyatifindedir, maslahata göre değişik uygulamalar yapabilirler.[35] Nitekim Hz. Muhammed müellefe-i kuluba (kalpleri İslam’a ısındırılmak istenenlere) zekât verdiği halde, Hz. Ömer onlara zekât vermemiştir, İmam Maturidî (ö.333/944) de bu olayı “içtihat ile nesih” olarak değerlendirmiştir.[36] 1924 Anayasası’nın raportörü Celal Nuri (1877-1939) de Müslümanların birliğini savunduğu İttihâd-i İslam(1913) adlı kitabında, “Dünyevi hükümlerin hepsinde Peygamber makamına kaim olan halife, nesih (yürürlükten kaldırma) yapabilir, hatta buna memurdur” demektedir.[37] Bunlar devlet işlerinin rahat yürümesi açısından önemlidir. Devlet başkanlığı risaletin bir gereği veya parçası olmayıp genel siyasetle ilgili olduğuna göre, son tahlilde bu tasniften din ve devlet işlerinin aslında ayrı olduğu, dolayısıyla ayrılabileceği sonucu da çıkabilir. Çünkü aslında ayrı olan şey ayrılabilir. Önemli olan hakların korunmasıdır. Devlet hukuk devleti olmalıdır. Peygamberler devlet başkanı olduğu zaman din ve devlet işleri birbirine biraz karışsa da, sonra işin ayrıntısında, örneklerinde ihtilaf olsa da, bu işlerin ilke bazında ayrılması dahi çok önemlidir. Din ve devlet işlerinin aslında ayrı olması demokrasiye geçiş imkânı verebilir. Bilindiği üzere İslam’da idareyi Allah adına elinde bulunduran din adamı (ruhban) sınıfı veya din kurumu (kilise vb.) yoktur. Dolayısıyla İslam’da teokrasi yoktur denilebilir.
Müslüman bir toplumda demokrasiye kapı açacak bir değerlendirme olarak, el-İslam ve Usulü’l-Hükm (Kahire 1925) adlı eseri yayınlandığı zaman dikkatleri ve tenkitleri üzerine çeken Ali Abdurrazık’ın görüşü de sonucu itibariyle önemlidir. Zira Ali Abdurrazık’ın görüşü sonuçta demokrasiye kapı açmaktadır, fakat onun hareket noktası ve dayanakları, tarihî realiteyle ve gelenekle pek örtüşmemektedir. Bu açıdan onun görüşlerini tenkitli olarak vereceğiz. Bu çalışmayı onu tenkit için yazmadık, ancak İslam ve demokrasi ilişkisinin sağlam bir temele oturması gerekir. Ali Abdurrazık’a göre, Hz. Muhammed’in görevi sadece dinîdir, risalettir, o, devlet kurmamıştır; İslam’da cihad, cezalar, haraç ve zekâtın olması, bunlar için Peygamberin görevliler tayin etmesi devlet siyasetine benzese de, onları hayal ettirse de, onlar da halis dinî vazifelerdir.[38] Yine Abdurrazık’a göre: “İslam’ın akaid, muamelat, adab ve ukubat olarak getirdiği her şey, Allah’a ait, beşerin dinî maslahatı için halis dinî hükümdür, başka şey değildir.”[39]
Ali Abdurrazık’ın bu değerlendirmeleri gerçekçi değildir, çünkü ukubat (cezalar) devlet başkanı ve devlet olmadan nasıl uygulanacaktır? Weber’in Sosyoloji Yazıları’nda belirttiği gibi devlet, şiddetin meşru kullanımını (ceza) elinde bulunduran güçtür. Kurumlaşma zamanla gelişen bir şeydir. Peygamber devlet gücünü kullanmıştır; hadis ve fıkıh kitaplarının “hudud” (nasla belirlenen cezalar) bölümü bunun örnekleriyle doludur. Cezalar devlet başkanı olmadan uygulanamaz. el-Maverdî (ö.450/1058) ve Ebu Ya’la el-Ferra (ö.458/1066), devlet başkanının şer’an vacip olduğunu belirtmişlerdir.[40] Devlet başkanı konusunda Kadı Abdulcebbar (ö.415/1025) ise şöyle demektedir: “Bu konuda iki şeyhimiz (Cübbaîler), Allah’ın, hırsızın ve zina edenin cezası ile ilgili sözleri gibi Kitapta hadlerin uygulaması ile ilgili olarak gelen ayetlere dayandılar. Bunları yerine getirmek diğer insanların değil, devlet başkanının görevlerindendir, öyle ise o cezaları uygulayacak bir devlet başkanı gereklidir.”[41] Hz. Muhammed’in, ya İslam’a girersiniz veya cizye ödersiniz diye bazı krallara mektup gönderdiği, sulh ile veya savaşla bazı yerleri alıp halkına cizye ve haraç koyduğu[42] inkâr edilmediğine göre, bunların neresi halis dinîdir?
Ali Abdurrazık, Peygamber ölüp Ebu Bekir halife olunca mülk/devlet oluştu demektedir.[43] Devlet bir günde mi oluştu? Ebu Bekir halife olunca hemen neyi değiştirdi?
Bunlar gösteriyor ki, Abdurrazık, biraz tekeffül (zorlama yorum) ile işi kısa yoldan/kestirmeden halletmek istemiştir. Bunun için İslam’ın bir yüzünü gösteren bir sürü ayet zikretmiş ve tarihî olayları tevil etmiştir, sistemini gerçekçi bir temele oturtamamıştır. Tarihî devleti inkâr etmeden, Hz. Muhammed’in asıl amacı, dinî ve ahlakî idi; insanların putlara tapmamasını, her şeyi yaratan Allah’a inanmasını, yardımsever, başkasının hakkına tecavüz etmeyen, dürüst kişiler olmalarını istiyordu, devlet şartlar gereği oluştu, hukukî hükümler ise sınırlıdır, maslahatın değişmesiyle değişirler deseydi, görüşü sağlıklı bir temele oturabilirdi.
Evet, Hz. Muhammed’in amacı başlangıçta dinî idi. Ancak toplumun bir kısmı onun dinî mesajlarına baskı yoluyla karşı çıkınca, ona inanlar Medine’ye hicret edip orada Müslüman olanlarla ayrı bir toplum oluşturdu, onları idare için devlet tabiî/zorunlu olarak oluştu. Böylece peygamberlikten gelen dinî siyaset ile topluma başkan olmasından kaynaklanan aklî siyaset (dünyevî siyaset) birleşti. İbn Haldun “dinî siyaset ve aklî siyaset” ayırımını, Hz. Muhammed sonrası halifeler dönemini dikkate alarak yapmıştır.[44] Ancak Ali Abdurrazık, İbn Haldun’u bu konuda tenkit etmeye çalışmıştır.[45] İbn Haldun tek başına dünyevî siyasetin yetmediğini, şer’î siyasetin de olması gerektiğini söylediği için,[46] akla dayalı gelişen demokrasi açısından onu tenkit edenler olabilir, ancak onun aklî siyaset ve dinî siyaset ayırımını yapması bile başlı başına bir aşamadır. Bu husus Karafî’nin geçen tasnifine de uygundur. Abdurrazık bu geleneği geliştirerek ülkesinde demokrasiye temel bulacağı yerde, tarihî realiteyi, Hz. Muhammed’in kurduğu devlet ve hükümeti inkâr etmiştir. Hâlbuki Hz. Muhammed’in aynı zamanda bir devlet adamı olduğunu müsteşrikler dahi inkâr etmemektedirler. Onların eserlerinde bu hususa değinen birçok pasaj vardır. Hatta meşhur müsteşrik W. Montgomery Watt’ın Muhammad: Prophet and Statesman (Oxford University Press, 1961) adlı kitabı, isminden de anlaşılacağı üzere Hz. Muhammed’in Peygamberliği ile birlikte Devlet adamlığını konu edinmektedir.
Abdurrazık’ın görüşlerini aktardığımız yukarıda adı geçen eseri, basıldığı yıllarda Türkçeye de tercüme edilmiştir. Ancak Türkiye’de cumhuriyet ve hâkimiyet-i milliye tartışmaları ondan daha önce başlamıştır. Bu konuda bir Türk savcısının (müdde-i umumî) mütalaası tarihsel açıdan önemlidir, o şöyle demektedir: “Hâkimiyet-i şer’iyye’nin gerek doğrudan gerek dolayısıyla bir kimseye ait olması ancak ahali-i memleketin ekseriyetinin kabul etmesine vabeste (bağlı) olur. Bu tarik (yol) haricinde bir hükümdarın hâkimiyeti gayr-ı meşru olabilir.” (Sadullah, Hulasa-i Hukuk-i Tabiiye, İstanbul 1325/1907, 118.) Bu fikrin öncesinde de demokrasiye doğru bazı gelişmeler olmuştur. Malum olduğu üzere Osmanlı devletinde Tanzimat ve Meşrutiyet dönemleri yaşandı, anayasa tanzim edildi (1876), meclis kuruldu, fakat ayrılma eğilimlerine girmiş bir sürü etnik unsurdan oluşan mecliste birliğin sağlanamaması ve Osmanlı-Rus savaşı (1877-1878) üzerine meclis kaldırıldı, demokrasiye geçilemedi.
Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması üzerine yerine ulus devlet olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti, TBMM’den çıkardığı 431 sayılı kanun ile Madde 1-“Halife hal’edilmiştir. Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet Makamı mülgadır” diyerek, 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet makamını kaldırmıştır.[47]
Kanun metni çok dikkatli yazılmıştır. Darülfünun Hukuk Fakültesi’nde fıkıh usulü dersleri de vermiş olan Adliye vekili Seyit Bey (1873-1924) geçen bu kanunun Mecliste tartışmaları sırasında yaptığı konuşmada hilafetin kaldırılmasının büyük bir inkılap olduğunu vurguladıktan sonra, hilafetin dinî bir mesele olmaktan ziyade dünyevî bir mesele olduğunu, hilafetin hükümet ve doğrudan doğruya millet işi olduğunu, zamanın icaplarına tabi olduğunu; Peygamberin, ashabına hilafet meselesini izah etmeden ahirete irtihal ettiğini, Kur’an’da şekl-i hilafet yani İslam hilafeti hakkında hiçbir ayet-i kerime bulunmadığını, Kur’an’ın, emr-i hükümette yani idare-i memleket hususunda iki düstur gösterdiğini, bunlardan birinin meşveret (emruhum şûra beynehum/işleri aralarında şûra iledir),[48] diğerinin ulu’l-emre itaat (ati’ullahe ve ati’urresule ve uli’l-emri minküm/Allah’a, Peygambere ve sizin içinizden emir sahibi olanlara itaat ediniz)[49] düsturu olduğunu, Kur’an’da geçen halife ve imam tabirlerinin Hz. Muhammed hakkında olmayıp, Davud[50] gibi geçmiş peygamberler hakkında olduğunu belirtmiştir.[51]
Burada İslam ve demokrasi ilişkisine olumlu bakan literatüre bir ek olarak konuya dışardan bakan müsteşrik Fhilip K. Hitti’nin değerlendirmesi verilebilir. O ilk dört halife devri hilafetini cumhuriyet olarak nitelemekte ve şöyle demektedir: “Milâdî 661 yılında Hz. Ali’nin şehit düşmesiyle, Cumhuriyet Devri diyebileceğimiz 632 yılında Hz. Ebu Bekir’in işbaşına gelmesiyle başlayan Halifelik Devri sona ermiş oldu.”[52]
İslam ve demokrasi ilişkisi konusunda olumsuz düşünenlere gelince, Seyyid Kutub ve Mevdudî gibi 20. Asrın bazı Müslüman düşünürleri kendi bulundukları ülke şartlarının ve okudukları demokrasi karşıtı ideolojilerin etkisiyle demokrasiyi İslam’a aykırı görmüşlerdir. Seyyid Kutub bu hususta daha katı davranmıştır. Bunun için onun Yoldaki İşaretler kitabına bakılabilir. Onların görüşlerinin etkisiyle veya başka sebeplerle demokrasiyi İslam’a aykırı gören başka Müslüman düşünürler de vardır. Demokrasiyi İslam’a aykırı görenlerin önemli bir savı şudur: “Modern cumhuriyetlerde hâkimiyet milletin, İslam’da ise hâkimiyet Allah’ındır.”[53] Bize göre bu karşılaştırma yanlıştır. Zira Kur’an’da Allah’a izafe edilen mülk ve hüküm, “mutlak manada” Allah’ındır, yoksa herkesin tapulu mülkü vardır ve kimse buna mülk Allah’ındır diye itiraz etmemektedir, hâkimiyet de böyledir. Siyasal manada hâkimiyet milletindir. Nitekim Allah, daha iyi korunması için kamu haklarını, tilke hududullah vb. ifadelerle Kur’an’da kendisine izafe etmiştir.[54] Yoksa hak milletindir. Millet çoğunlukla demokrasi yoluyla haklarını koruyabilecek olgunluğa erişmiştir denilebilir. Millet, demokrasi yerine başka kelime de kullanabilir. Buna karşın bazı Müslüman düşünürlerin “İslam’da idare nevi şahsına münhasırdır” şeklindeki sözleri de bir görüştür, ancak rejim anlamında “İslâmî idare” lafı gibi onun da içi dolmamıştır. Bunların içinin dolması için şu sorulara cevap bulunması gerekir: Devlet başkanını kim seçecek? Onu seçenler halk değil de bir topluluk olacaksa onları kim seçecek? Onlar hangi özelliklere sahip olacak? Devlet başkanı müçtehit olacaksa, müçtehidi kim belirleyecek?[55] Devlet başkanını alimler seçecekse, alimleri kim belirleyecek? Devlet başkanını veya onu seçenleri halk seçecekse bu zaten demokrasi olur. Bir şey adını değiştirmekle başka şey olamaz. Bunun yerine varsa demokrasinin eksiklikleri veya yanlış uygulamaları, onların giderilmesi noktasında yazılar yazılsa daha faydalı olabilir.
Sonuç
İslam’ın bazı ilkeleri demokrasiye kapı açmaktadır. Onlardan en önemlisi şûra’dır; şûra’da çoğunluğun kararı esastır, bu bir nevi seçimdir. Şûra genişletilerek seçim şeklinde kurumsallaştığında, devlet başkanı seçimle iş başına geldiğinde, bu demokrasi olur. Adına ne denirse densin, devlet başkanı halkın katıldığı hür tercihli seçimle iş başına geliyorsa bu bir demokrasidir. Hz. Muhammed’in ve Dört halifenin halktan biat alması, siyasî meşruiyetin kaynağının millet olduğunu göstermektedir. Bazı Emevi halifelerinin biat etmeyenlerden zorla biat almaya çalışması da bu manayı desteklemektedir.
Halk için en önemli olan şey, adaletin sağlanması ve hakların korunmasıdır. Haklar en iyi şekilde demokrasi ile korunabilir. Hukukun üstünlüğü demokrasi ile daha iyi sağlanabilir; demokrasilerde muhalefet hükümetin yaptığı işleri takip eder, varsa bir yanlış onu dile getirir. Halk aynı devlet başkanını ikinci defa seçmeyebilir. Diğer rejimlerde fazilet şahsidir; örneğin padişah adilse adil davranır, ancak zulmederse saltanat idaresi ona engel olamaz. Çağımızda sistematik düşünce esastır, sistemin adil olması gerekir. Bu da herkesin seçme ve seçilme hakkını tanıyan ve muhalefete resmen imkân veren bir sistem ile olur. Sistemin eksiklikleri zamanla tecrübe ile giderilebilir. Makul olan, İslam’a da uygundur.
[1] Bkz. Macit, Yüksel, İslâm Anayasa Hukukuna Giriş, Tavas 1990, s. 98-111, 137.
[2] Macit, İslâm Anayasa Hukukuna Giriş, s.120.
[3] İslâm ve Demokrasi Kutlu Doğum Haftası Sempozyumu, TDV Yayınları, Ankara 1998.
[4] İslâmiyat, sayı 2, Ankara, Nisan –Haziran 1999.
[5] Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre Araştırmalar I-III (Ankara 1997, 138) kitabında “İslam-Demokrasi” konusunda şöyle demektedir: “İslam ve demokrasi üzerinde fazlasıyla durmak, İslam’da devlet başkanı ve diğer idarecilerin nasıl seçildiği hususunda hukuki bir sistem geliştirmek elzemdir.”
[6] Muhammed Hamidullah şöyle demektedir: “İslâm hükümetin dış şekline önem vermez; eğer insanın iki cihanda saadeti göz önüne alınmış ve İlahî kanun tatbik edilmiş ise o tatmin edilmiştir; bunun için Anayasaya müteallik şartlar ikinci planda kalır ve biraz evvel dediğimiz gibi bir cumhuriyet, bir monarşi, müşterek bir saltanat hepsi diğer şekiller meyanında İslâm toplumunda makbuldür. Eğer maksat bir tek şefle tahakkuk etmişse o kabul edilir.” Hamidullah, İslâm’a Giriş, çev. Kemal Kuşçu, İstanbul 1973, s. 159.
[7] Macit, İslam Anayasa Hukukuna Giriş, s. 103-107.
[8] Bkz. Arblaster, Antony, Demokrasi, çev. Nilüfer Yılmaz, Ankara 1999, s. 27.
[9] Bkz. Parkinson, C.Northcote, Siyasal Düşüncenin Evrimi, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1984, s. 165.
[10] Bkz. Aristoteles, Politika, çev. Mete Tunçay, 4.Basım, İstanbul 1993, s. 65.
[11] Bkz. Arblaster, Demokrasi, s. 42.
[12] Nisa, 4/58.
[13] Bkz. Zeydan, Abdülkerim, el-Veciz fî Usuli’l-Fıkh, Ofset basım, İstanbul 1979, s. 202.
[14] Şûra, 42/38.
[15] Âl-i İmran, 3/159.
[16] Hz. Muhammed, Uhud savaşına çıkma hususunda çoğunluğun kararına uyar. Bkz. Abdülcelil İsa, Peygamberimizin İçtihatları, çev.M.Hilmi Merttürkmen ve A. Öztürk, Ankara 1976, s. 49-151; Nadiye Şerif el-Umerî, İctihadu’r-Resul, Beyrut 1985, s. 92-93.
[17] Fahreddin er-Râzî, el-Mahsul fî İlmi’l-Usul, tah.Taha Cabir F.Alvanî, 2.Basım, Beyrut 1996, IV, 323.
[18] İbn Mace, Fiten, 8; Ahmed b.Hanbel, Müsned, IV, 278, 357, 383.
[19] “Çoğunluktan ayrılmayınız” hadisiyle birlikte “Ümmetim hata (veya dalalet) üzere birleşmez” (İbn Mace, Fiten. 8) hadisi de icma konusunda delil olarak çok kullanılır. Bu hadisin sıhhati hakkında bazı şüpheler oluşmuştur. (Bkz. Ahmet Hasan, İlk Dönem İslâm Hukuk Biliminin Gelişimi, çev. H.Songur, İst. 1999, s. 183-185). Ancak ister sahih olsun ister olmasın bu rivayet, Ehl-i sünnet tarafından Şia’nın masum imam görüşüne karşı bir cevap olarak kullanılmış olabilir. Zira Şiîlere göre imam masumsa, hata etmezse, Sünnilere göre de ümmet masumdur, o hiç hata etmez. Ümmetin hata etmeyeceği rivayetinin halife seçimiyle alakası olabilir.
[20] el-Cüveynî, Ebü’l-Mealî Abdülmelik, el-Burhan fî Usuli’l-Fıkh, tah. Abduazim Dîb, 2.Basım Kahire 1980, II, 761-762.
[21] Bkz. es-Serahsî, Ebu Bekr Muhammed b. Ebu Sehl, Usulu’s-Serahsî, tah. Ebu’l-Vefa el-Efganî, İstanbul, 1984, I, 301; Ebu Ya’la el-Ferra, Muahammed b. Huseyn, el-Udde fî Usuli’l-Fıkh, tah. Ahmed b. Ali Seyr el-Muberekî, Riyad 1993 (dört cilt bir arada), s. 1125.
[22] Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, I, 580-583.
[23] Bkz. el-Mesudî, Ebu’l-Hasan Ali b. Huseyn, Mürucü’z-Zeheb, Beyrut 1965, III, 223; el-Eş’arî, Ebu’l-Hasan Ali b.İsmail, Makalatu’l-İslamiyyin, Neşr.Helmut Ritter, Wıesbaden 1980, s. 461; Kadı Abdulcebbar, Ebu’l-Hasan,el-Muğnî, 20.el-İmame, Kahire 1966, s. 52, 239.
[24] Bugün seçim rey/oy verme şeklindedir, bu iş aday olan kişi veya partinin amblemi üzerine mühür vurularak yapılmaktadır, gelecekte bilgisayar-internet üzerinden yapılabilir.
[25] Dört halifenin seçimi hakkında bkz. el-Maverdî, Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Habib, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, Beyrut trz, s. 7-14.
[26] Bu konuda geniş bilgi için bkz. el-Cahız, “Emevi İdaresi Üstüne”, çev. Yüksel Macit, Hikmet Yurdu, yıl 1, s. 2, Temmuz-Aralık 2008, ss. 213-231. www. hikmetyurdu.com.
[27][27] Daha önce İslam Anayasa Hukukuna Giriş adlı eserimizde (s. 111) de belirtildiği üzere, devlet başkanı olarak Hz. Muhammed ve Dört Halifenin geniş yetkilerine bakılırsa, başkanlık sistemi Müslümanların bu tarihi tecrübesine daha uygun düşmektedir. Ancak her ülkenin başkanlık sisteminde bazı farklılıklar olabilir.
[28] Geniş bilgi için bkz. Macit, İslam Anayasa Hukukuna Giriş, s. 101-103, 143.
[29] Bkz. el-Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, s. 5-24; Ebu Ya’la el-Ferra, Muhammed b. Huseyn, el-Ahkamu’s-Sultaniyye, tah.M. Hamid el-Fekî, s. 1966, s. 19-27.
[30] Bkz. Ebü’l-Fida, İsmail el-Melikü’l-Müeyyed, Tarih, İstanbul 1286 h., II, 66, 84-85.
[31] Bkz. Ebu Yusuf, Yakub b. İbrahim, Kitabu’l-Harac, 5.Basım, Kahire 1396/1976, s. 69-72; Ebu Ubeyd, Kasım b. Selam, Kitabu’l-Emval, tah. M. Halil Heras, Beyrut 1986, s. 341-342; İbn Rüşd, Ebü’l-Velid, Bidayetü’l-Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, İstanbul 1985, I, 324-325.
[32] Bkz. Ebu Yusuf, Kitabu’l-Harac, s. 21. es-Serahsî bu konuda dört halifenin icma’ından söz eder; ancak Şafiî böyle bir icma yoktur, Ehl-i beytsiz icma olmaz; Ali, Ebu Bekir ve Ömer’e muhalefet etmek istemediği için onlar gibi ganimetin beşte birini üçe (miskinlere, yetimlere, Allah yolunda olanlara) ayırdı der. Bkz. es-Serahsî, Ebu Bekr Muhammed, el-Mebsut, İstanbul 1982, X, 10.
[33] Bkz. Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Emval, s. 341-342.
[34] el-Karafî, el-İhkam, s. 93-94.
[35] Tûfî bu bağlamda maslahat konusunda şöyle demektedir: “Ondokuz delilin en kuvvetlisi nass ve icma’dır, onlar da maslahata riayete ya muvafık olur veya muhalif olur. Ona muvafık olurlarsa bu güzeldir, sorun yoktur; çünkü üç delil, bir hüküm üzere ittifak etmiştir; bu üç delil nas, icma ve Peygamber’in “Zarar verme de, mukabil zarar da yoktur” sözünden elde edilen maslahata riayettir. Nass ve icma maslahata muhalif olursa, maslahata riayetin onlara takdim edilmesi gerekir, bu onlar üzerine fetva ve onları iptal yoluyla değil, onları tahsis ve beyan yoluyla olur, sünnetin beyan yoluyla Kur’an üzerine takdimi gibi.” Mustafa Zeyd, el-Maslahatu fî Teşrii’l-İslamî ve Necmüddin et-Tûfî, 2. Baskı, Kahire 1964, s. 209.
[36]Geniş bilgi için bkz. Macit, Yüksel, “İmam Matürîdî’ye Göre Kur’an’dan Bir Hükmün İçtihat İle Neshi”, Hikmet Yurdu, İmam Matüridî ve Matürîdîlik Özel Sayısı,Yıl: 2, S.4 (Temmuz-Aralık 2009), ss. 127 – 135
[37]Celal Nuri, İttihâd-i İslam, İstanbul 1331/1913, s. 54.
[38] Bkz. Ali Abdurrazık, el-İslam ve Usulü’l-Hükm, 3.Basım, Kahire 1925, s. 64-80.
[39] Ali Abdurrazık, el-İslam ve Usulü’l-Hükm, s. 85.
[40] Bkz. el-Maverdî, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, s. 5-6; Ebu Ya’la el-Ferra, el-Ahkâmu’s-Sultaniyye, s. 19.
[41] Kadı Abdulcebbar, el-Muğnî, 20. el-İmame, s. 41.
[42] Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ebu Ubeyd, Kitabu’l-Emval, s. 26-32, 201-214.
[43] Bkz. Ali Abdurrazık, el-İslam ve Usulü’l-Hükm, s. 60.
[44] Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, çev. Süleyman Uludağ, İstanbul 1982, I, 541-542.
[45] Bkz. Ali Abdurrazık, el-İslam ve Usulü’l-Hükm, s. 56-57.
[46]Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, I, 541.
[47] Bkz. Kili, Suna ve Gözübüyük, A. Şeref, Türk Anayasa Metinleri, 2.Basım, İstanbul 2000, s. 115; Tanör, Bülent, Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri, 8.Basım, İstanbul 2002, s. 286.
[48] Şûra, 42/38
[49] Nisa, 4/59.
[50] “Ey Davud, biz seni yeryüzünde halife yaptık, insanlar arasında adaletle hükmet.” Sâd, 38/26.
[51] Seyit Bey’in konuşması özetle böyledir. Daha geniş bilgi için bkz. Genç, Reşat, Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar 3 Mart 1924 Tarihli Meclis Müzakereleri ve Kararları, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara 2005, s. 79-84. Bu konuda, Türk Hukuk ve Siyaset Adamı Seyit Bey Sempozyumu (16 Mayıs 1997) adlı kitaba (İzmir 1999) da bakılabilir.
[52] Hitti, Philip K., Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1980, I, 281.
[53] Karaman, Hayrettin, Mukayeseli İslam Hukuku, İstanbul 1982, I, 84. Karaman daha sonra demokrasiye modern bidat demektedir: “Demokrasidir, çoğulculuktur, insan haklarıdır… Bize göre bu yaklaşım bid’atın modern örneğidir, çağdaş İslâmlaşma değil.” Karaman, “Fıkıhta Gelenek ve Yenileşme”, Türkiye diyanet Vakfı İslam Araştırmalar Merkezi Yayınları, Sempozyumlar/ Paneller 1, İstanbul 1996, s. 39. Karaman, Herşeye Rağmen (2.Baskı, İstanbul 2002, s. 166) kitabında (röportaj şeklinde), İslam ile demokrasinin bağdaşmadığını söylemektedir: “Demokrasiye gelince, kimi insanlar İslam’ın dışlanması korkusuyla İslam ile demokrasinin bağdaşmadığını söylememektedirler.”
[54] Bkz. Bakara, 2/187, 229, 230; Nisa, 4/13, 14; Tevbe, 9/112; Mücadele, 58/4.
[55]Müçtehidi tespit etmenin zorluğu hakkında geniş bilgi için bkz. Macit, Yüksel, “Müçtehidi Tespit Etmenin İzâfîliği Ve Nazarîliği Üzerine”, Hikmet Yurdu, Yıl: 6, C: 6, Sayı: 11, Ocak – Haziran 2013/1, ss. 305-318









Bugünkü Ziyaretler : 6
Dünkü Ziyaretler : 1
Bu Ay: 30
Toplam : 3797
Çevrimiçi Kişiler: 1

